top of page

Kutsalın Olası Kırılganlığı

Yazarın fotoğrafı: Eylul Ezgi Serul
Eylul Ezgi Serul
6 gün önce
5 dakikada okunur


İnsan ruhsallığında bazı şeylerin etrafında diğerlerinden daha güçlü sınırlar oluşur. Onlara dokunmak, onları değiştirmek ya da onlara ilişkin yerleşmiş anlamları sorgulamak kolay değildir. Çünkü bazen koruduğumuz şey yalnızca bir nesne, bir ilişki ya da bir düşünce değildir; onunla süreklilik duygumuzu, aidiyetimizi ve kendimize ilişkin bildiğimiz bir parçayı da korumaya çalışırız.

Kutsallık biraz da burada ortaya çıkar. Bir şey yalnızca değerli olduğu için değil, kaybedilmesinden, bozulmasından ya da sınırlarının ihlal edilmesinden duyulan kaygı nedeniyle de kutsal hale gelebilir. Kutsal olanın etrafında bir mesafe oluşur. Dokunulmazlık, onu korumanın yolu haline gelir.

Bu nedenle kutsallık ile korku arasında düşünmeye değer bir yakınlık vardır.

Kutsal olanı koruma arzusu, her zaman onun güçlü olduğuna işaret etmez. Bazen tam tersine, onun ne kadar kırılgan olduğuna işaret eder. Bir şeyin zarar görebileceği düşüncesi ne kadar yoğunlaşırsa, onu korumaya yönelik sınırlar da o kadar sertleşebilir.

Böylece koruma ve kırılganlık birbirinden uzak iki durum olmaktan çıkar. Bir şeyi korumaya yönelik aşırı ihtiyaç, o şeyin değişim ve etkilenme karşısındaki hassasiyetini artırabilir.

Kutsal olanın paradoksu biraz da budur: Dokunulmaz hale geldikçe, dokunulmaya karşı daha hassas hale gelir.

Freudun Totem ve Tabuda ele aldığı tabu kavramı bu ilişkiyi düşünmek için önemli bir zemin sunar. Tabu, yalnızca belirli bir davranışa getirilen yasak değildir. Aynı zamanda belirli kişi, nesne ya da alanların sıradan ilişkilerden ayrılmasını ve etraflarında özel sınırlar oluşmasını ifade eder. Freudun tabuyla ilgili tartışması, yasak ile ona eşlik eden yoğun duygusal yatırımın birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini gösterir. Tabunun etrafında sevgi ve düşmanlık, çekim ve kaçınma gibi karşıt duygular bir arada bulunabilir.

Bu nedenle tabu yalnızca sınır koymaz; sınırın neden bu kadar önemli hale geldiğine ilişkin de bir şey söyler.

Bir şeyin yasaklanması, onun ruhsal alandan çıkarılması anlamına gelmez. Bazen tam tersine, onun etrafındaki ruhsal yoğunluğu artırır. Dokunulmaması gereken şey daha fazla düşünülür, korunması gereken şey daha fazla yatırım alır ve sınırın ihlal edilme ihtimali daha büyük bir kaygı yaratır.

Kutsallık ve tabu arasındaki yakınlık da buradan düşünülebilir. Kutsal olanı korumak için oluşturulan sınır, zaman içinde kutsal olanın kendisi kadar önemli hale gelebilir.

Sınırın işlevi yalnızca dışarıda bırakmak değildir.

Sınır aynı zamanda temas edebilmenin koşuludur.

Burada sağlamlık ile katılık arasındaki ayrım önem kazanır. Sağlam bir sınır, içeride olanı tutarken dışarıyla ilişki kurulmasına izin verebilir. Katılaşmış bir sınır ise dışarıdan gelecek her etkilenmeyi tehdit olarak deneyimlemeye başlayabilir.

Katılık bazen sağlamlığın görüntüsünü taşısa da ruhsal olarak aynı şeyi ifade etmez.

Çünkü sağlamlık, etkilenebilme kapasitesini bütünüyle kaybetmeden bütünlüğü koruyabilmektir.

Katılık ise bütünlüğü korumak için etkilenmeyi mümkün olduğunca azaltmaya çalışabilir.

Bu ayrım kutsallık açısından özellikle önemlidir. Kutsal olanın korunması için oluşturulan sınırlar giderek daha geçirimsiz hale geldiğinde, sınırın dışından gelen her şey daha büyük bir tehdit olarak yaşanabilir. Böylece korunmak istenen şey, dışarıdan gelen değişimlere karşı daha hassas hale gelir. Kırılganlık burada zayıflık biçiminde görünmek zorunda değildir. Bazen aşırı korunma ihtiyacı olarak görünür. Aile de bu açıdan düşünülebilecek güçlü bir örnektir. Aile, insanın kendisini yalnızca bugünkü ilişkileri içinde değil, kendisinden önce gelen kuşaklarla birlikte düşündüğü bir ruhsal alan oluşturabilir. Bir aile hikâyesi, yalnızca geçmişte yaşanmış olayların toplamı değildir; kişinin kendisini nereden geldiği ve nereye ait olduğu üzerinden konumlandırdığı bir anlam örgüsüdür.

Bu nedenle aileye ilişkin temsillerin güçlü bir ruhsal yatırım taşıması şaşırtıcı değildir.

Ancak aileye ilişkin belirli bir temsil bütünüyle idealize edildiğinde, o temsili koruma ihtiyacı da güçlenebilir. Burada korunan yalnızca bir ilişki biçimi değil, aynı zamanda süreklilik duygusu, kuşaklar arası bağ ve bütünlük fikridir.

Aşırı idealizasyon, gerçekliğin karmaşıklığını bir süreliğine daha bütünlüklü ve daha düzenli bir biçimde tutmaya yardımcı olabilir. Fakat idealize edilen temsil ile gerçeklik arasındaki mesafe arttıkça, gerçekliğin taşıdığı farklılıklar ve çelişkiler daha zor tolere edilebilir hale gelebilir. Çünkü ideal olanın bozulmasından duyulan korku, bazen idealin kendisinden daha güçlü hale gelir. Böylece korunmaya çalışılan şey giderek gerçekliğin kendisi olmaktan çıkıp, gerçekliğin nasıl olması gerektiğine ilişkin bir temsil haline gelebilir.

Psikanalitik açıdan burada önemli olan, gerçek ile temsil arasındaki farkı taşıyabilmektir.

Gerçek ilişkiler karmaşıktır. İnsanlar aynı anda hem sevilebilir hem hayal kırıklığı yaratabilir. Bir ilişki hem güven hem öfke taşıyabilir. Bir değer hem korunabilir hem de zaman içinde yeniden düşünülebilir.

Çifte değerlilik (Ambivalans) kavramı bu noktada önem kazanır. Ruhsal bütünleşme, karşıtlıkların ortadan kaldırılmasından çok, onların aynı ruhsal alanda birlikte tutulabilmesiyle ilişkilidir. Bir nesnenin yalnızca iyi ya da yalnızca kötü olarak tutulması yerine, birbirine karşıt deneyimlerin aynı nesneye ilişkin olabileceğini taşıyabilmek daha bütünleşmiş bir ruhsal işleyişin parçasıdır. Bu açıdan bakıldığında, kırılganlığı azaltan şey her zaman kesinlik değildir. Bazen kırılganlığı azaltan şey, birden fazla gerçeği aynı anda taşıyabilme kapasitesidir. Bir şeyi sevmenin onun her yönünü idealize etmeyi gerektirmemesi. Bir bağın varlığının ayrışmayı dışlamaması. Bir değerin korunmasının onunla kurulan ilişkinin hiçbir zaman değişmemesini gerektirmemesi. Ruhsal esneklik biraz da burada ortaya çıkar. Ruhsal esneklik, sınırların ortadan kalkması değildir. Her şeye açık olmak ya da hiçbir değeri sabit tutmamak da değildir. Daha çok, kişinin kendi ruhsal bütünlüğünü kaybetmeden deneyimlerden etkilenebilmesi ve gerektiğinde kendisini yeniden düzenleyebilmesidir. Bir şey değiştiğinde tamamen dağılmamak. Bir anlam yeniden kurulduğunda geçmişi yok saymamak. Bir ilişki içinde ayrışma gerçekleştiğinde bağı bütünüyle kaybetmemek.

Bir değeri yeniden düşünürken onun daha önce taşıdığı anlamı tümüyle silmek zorunda olmamak. Bunların hepsi ruhsal esnekliğin farklı biçimleri olarak düşünülebilir. Winnicott'un çalışmaları da ötekinin ayrı bir varlık olarak var olabilmesinin gerçek bir ilişkinin koşullarından biri olduğunu düşündürür. Ötekinin bizim zihnimizdeki tasarımdan bağımsız bir gerçekliğe sahip olması, ilişkinin bozulması değil; ilişkinin fantezinin ötesine geçerek gerçek bir karşılaşmaya dönüşebilmesidir. Bu açıdan ayrışma, kayıp ile aynı şey değildir. Aynı olmamak, bağın yokluğu değildir. Ötekinin ayrı bir özne olması, ilişkinin başarısızlığı anlamına gelmez. Tam tersine, ilişkiyi mümkün kılan koşullardan biridir.

Kutsallaştırmanın kırılganlığı da belki burada daha görünür hale gelir. Bir bütünlüğün korunması için o bütünlüğün hiçbir biçimde bozulmaması gerekiyorsa, o bütünlük dışarıdan gelecek her etkilenmeye karşı hassas hale gelir. Oysa ruhsal olarak daha dayanıklı olan yapılar, bütünlüklerini değişmeden kalmakla değil, değişim sonrasında yeniden kurabilmekle sürdürebilir.

Bu nedenle kutsallığın ruhsal işlevini ortadan kaldırmak gerekmez.

İnsanların bazı şeylere derin anlamlar yüklemesi, onları koruması ve kuşaklar boyunca taşıması ruhsal yaşamın bir parçasıdır.

Asıl mesele, kutsal olanın ne kadar katı bir biçimde tutulduğudur.

Kutsal olanın sorgulanabilmesi onun değerini ortadan kaldırmaz.

Kutsal olanın yeniden düşünülmesi onu sıradanlaştırmaz.

Bir sınırın yeniden çizilebilmesi, daha önce çizilmiş olan sınırın anlamsız olduğunu göstermez.

Öyle ki kutsal olanın ruhsal olarak yaşamaya devam edebilmesinin koşullarından biri, onun kırılganlığını taşıyabilmektir.

Çünkü kırılganlığını taşıyabildiğimiz şeyle daha esnek bir ilişki kurabiliriz. Onu kaybetme korkusuyla donup kalmadan koruyabiliriz. Onu yeniden düşünebiliriz. Onun anlamını dönüştürebiliriz. Ve bütün bunlar olurken onun bizim için taşıdığı anlamı bütünüyle kaybetmek zorunda kalmayız. Ruhsal esneklik tam da bu hareket alanında ortaya çıkar.

Bağı koparmadan ayrışabilmek.Sınırı kaybetmeden temas edebilmek.Değeri kaybetmeden yeniden düşünebilmek.Kutsal olanı korurken onu katılığa mahkûm etmemek.

Belki de kutsal olanın kırılganlığı, onun zayıflığından çok, ona ne kadar yoğun bir ruhsal anlam yüklediğimizi gösterir.

Ve bu kırılganlığı taşıyabilmek, kutsal olanı ortadan kaldırmak değil; onunla daha canlı, daha esnek ve daha gerçek bir ilişki kurabilmenin yolunu açar.

 


Kaynakça:

Freud, S. (1955). Totem and taboo. In J. Strachey (Ed. & Trans.), The standard edition of the complete psychological works of Sigmund Freud (Vol. 13, pp. 1–162). Hogarth Press. (Original work published 1913)

 

 
 
 

Yorumlar


©2021, Klinik Psikolog Eylül Ezgi Serül tarafından Wix.com ile kurulmuştur.

bottom of page